
Adım Niko olmamakla birlikte, herhangi bir nikotin bağımlılığına sahip değilim. Bu gece sahip olduklarım ise birden fazla şey. Bu histerik saplantıların sebebiyetini oluşturan tüm etkenler ise bir önceki gecenin ortasında vuku bulan ve aylardır saklandığı yerden fırlayıp, yırtıcı bir hayvan gibi avına ansızın saldıran içgüdülerden ibaret.
Vakti zamanında gelişen tüm etkileşimlerin sonucu sonrası dudaklarından aldığım nikotin tadını bu gece gelişigüzel uzatılmış bir dal sigarayı, umarsızca ciğerlerime misafir ederken aldım. Dünyanın en iğrenç tatlarından biri, ayakkabılarımı ıslatmamak için kontrolümün hat safhasında adımladığım sokaklarda giderken onun dudaklarını hatırlatması, tam anlamıyla başka bir haz algısını açıyordu. Freud yaşasaydı, bu durum için de ayrı bir teori üretebilirdi. Bense; umrumda olmadığı aşikâr olan Freud’u es geçip, kendi dudaklarımındaki nikotini son zerresine kadar tüketmek istiyordum. Ve uzatılmış olan o tek dalı, bir tiryakinin son sigarasını içermişçesine kadar tasarruflu içiyordum.
Bu garip isteğin öncesi ise sahip olduğum büyük tedirginliğin beni boğduğunu anlatmak isterdim. Ama bunu kolay kolay yapamayacağım. Aslına bakılırsa bir yanım anlatmak isterken bir yanım tamamıyla kendi içimde can çekişmemi görmek istiyor. Normalin dışında gerçekleşen günü, tam tamına yirmi dört saatini doldururken, kendisinden alamadığım haberin her dakikasında sol kaburgamın çevresinde egemenliğini kabul ettirmiş büyük sıkıntıya karşı kaybettiğim nefesler artıyor.
Anlatmak istediğim çok şey var, lakin toparlayamıyorum. İhtiyacım olan tek bir yaşam belirtisi. Korkuyorum. Adım Niko değil. Zira Niko olan kimsenin korkmayacağını hissediyorum.
Saat 09.09’da uyandım. Bu, saatten başka bir işaret değildi. Günün anlam ve önemi uyumaktı, lakin anlamsızca uykudan kalkmış, önemsiz yüklere büyük görevler yüklemeye ilk saniyeden itibaren başlamıştım. Gözlerim yanıyor, yataktan çıkmaya yetecek tetiklemenin gelmesini bekliyordum. Yataktan çıkarsam ne yapacağım diye düşündüm: Hiçbir şey. Ya da yapacak olacağım şeyler bir hiç anlamı taşıdığından, öyle düşünmüştüm. Eklemlerimin ağrısı, beni bu sabah da yalnız bırakmamıştı. Mide asit salgısını bu kadar abartmasa, o da iyi olacaktı. Açlığımı bastırmam gerekiyordu ama üşengeçlik sadece odamda bulunan sudan bir miktar içmeme izin veriyordu. Yalnız tüm bunlar boştu. Uyandığımda nereden geldiğini bilmediğim, “Eğer öldükten sonra bizi bunaltı içine atacak hiçbir olgu olmayacaksa şu an ölmeliyim.” düşüncesi saplanmıştı. Yaptıklarımız yüzünden yanmak kadar absürd bir şey varsa o da bal akan dereleri olan bir yerin bize baldan dolayı çekici gelmesi ideası da yanına eklendi. Sonra her şey bir anda yok oldu. Ben uyuyamadım ve gün amaçsız bir şekilde benim için bu saatte başladı. Hala yaşıyorum. Taşıdıklarımla.
Şimdi okumaya başlasam on dakika sonra yığılıp kalacağım. O yüzden, yazara saygıdan gözlerimi yarıya indiriyorum. Bu arada, halin vaktin yerinde mi diye sorarsan, halim duman, vakit ise sahiplik eki edinemeden sahipsiz bir şekilde hiçbir zaman yetişemeyeceğim kadar hızla yol alıyor.
Ankara havası götü başı ayrı oynayacak kadar samimiyetsiz. Öğle vakti yitirdiğim su kaybını, geceleri üşüyerek dengelemek absürdlüğün daniskası. Önlemimizi alıyoruz o ayrı konu. Hırkam biraz sünmüş, kusura bakacak kimse yok Allah’tan. Odanın kuytusundayım, bunu da yaz bir kenara.
Gücüm olsa yatağa soteleyeceğim kendimi de zerre adımlayasım yok yan odaya. E böyle olunca da aklıma takılıyor vedasız ayrılıklar. Sonra diyemiyorum ki şarap sevmem ama seninle içerim bilesin diye. Oğlum ben kime konuşuyorum ki şimdi?
Sen sevmezsin de, iki oda arasındaki yolculuğumda mırıldanacağım elbet;
hoşça kal gözümün nuru, hoşça kal
hoşça kal canımın içi, hoşça kal.

Birileri susunca da dünya dönüyor biliyor musun? Ama çok’a sarıyor. Öyle çok dönüyor ki hem de, gece ve gündüzün aidiyetini karıştırır oluyorsun. İlginç olan şudur ki sen ne dünyayı, ne de gece ve gündüzün sahipliğini sorguluyorsun o zaman. Senin sorgun; lâl rolüne bürünmüş insanın neden bu denli rolün hakkını verdiğine dair yanıtlar aramaktan öteye geçemiyor.
Farkında olacak kadar biraz olsun dikkatini toplayabilirsen, bazı farkların da ortaya çıkmış olduğunu görüyorsun. Anksiyetemiz yok ama bir duygudurum bozukluğumuz mevcudiyetinin temellerini çoktan atmış bulunuyor. Araya kilometre farkı giriyor. Üstüne utanmadan güneş farklı açılar yapıp ortaya saat farklılıklarını dahi çıkarıyor. Şahsımın kemiklerini ısıtmadığını söylemiyorum bile. Ve biraz olsun sızlarken kemiklerim, ben Tunuslu bir ud virtüözünün havaya bıraktığı, saniyede 340 metre yol kateden seslerinin arkasına sığınıyorum.

Hayatın zorluğunu, o hayatın zorluğunu gerçekten yaşayan insanları görünce anlayabiliyorsun. Salt o an değil, her dem.

Din değildin ama inanmak diye bir şey var
Ve dahi Hiram Percy Maxim’e özenen bir yönün.
O diline nakşettiğin susturucuyu boş ver şimdi sen
Yoksa Büyük Engizisyoncu beni bekler.
Ah, unutmadan söyleyeyim;
- Hiçbir sanık masum bulunmayacak.

Living behind the sun’dan Angel-A’ya uzanan bir yol. Benim fransızcam yok ama bazı şeyleri anlıyor insan.


Dönemsel olarak nizam ve intizam içinde inine doğru inzivaya çekilmek var. Böylece insan, inkarlarını ince ince inceleme yoluna düşer. Tüm inisiyatif, iniltisiz bir hal alır. İnsafsız beyin kemirgenleri, kontrol dışı duygu intiharlarına yol açar. İnatla reeliteden kaçılır. İntibah arayışları ışıklarını loşa çevirir. Gözler bu duruma intibak gösterse de, beden cesaretsiz olma intibası verir. Eylemsizlik intizara yol açar. Hiçbir şeysizlikle bekleme; yerinde sayma, gerileme ve dahi sonlanma kavramlarının infazıyla insanın bitişini hazırlar.

Haftalık çıkan bir dergiden daha renksiz ve ondan daha boş diyebileceğim hayatımın 8. haftasını çıkarıyorum. Kimi düşüncelerin puntoları değişse de onların 8 hafta sonunda da gerçekleştirmeyeceğimin bilincinde olmak, sözün konusu değil üşengeçliğin, bitap düşmenin, boşlamışlığın konusunu işliyor.
Sendromsuz bir pazartesiye sahip olsam da kimsesiz bir bilirkişi olarak bazı şeyleri yıkıp hayata karıştığım anlar da oluyor bazen. İşte o zamanlarda, günün bir kısmı iğrenç yağ kokusuyla bütünleşmiş patlamış mısırlarını insanlık dışı yiyen canlıların arasında geçiriyorum. Zaten Dolby Home Theather tarafından kulaklarıma edilen tecavüzün arasında anlamaya çalıştığım seslerin sonunda cast yazısını görür görmez olay mahâlini terk ediyorum. Zarı yırtılıp bakireliğini kaybetmiş kulaklarımla o büyük salondan insanların sosyal bir hava kazandığını düşündüğü daha büyük kapalı bir kafese geçiyorum. Gün içinde saati belirsiz acıkmalarımın eşiğindeyim. Ve tabi ki de sağlıksız besleniyorum.
Tabi tüm bunları yaparken yanımda Vincent adlı bir bay da var. Anlatınların içinde yok olduğunu sanmayın. Olur olmaz kaybolduğumuz anlar oluyor sadece o kadar.
Vincent ile sohbetin sonu gelmezken, her gün sonunda kuş bile vuramıyor oluşumuzun 427. sempozyumunda aynı konular üzerinden geçiyoruz. Ortalıkta sessiz bir alkış kopuyor ya da yüzümüze övgüyle kabul ettiğimiz tokatların sesini öyle sanıyoruz.
Bir şeyler istediğimi söylüyorum. Biraz nakit, biraz da serbestlik. Hiçbir zorunluluğum olmasın diliyorum. Bir ya da iki ay kadar. Çok değil. Ne bir sağlık problemi, ne yatırılacak faturalar, ne proje, ne de eve dönerken alınması unutulmayacak iki adet ekmek.
Yolculukları sevmem ama gitmek istiyorum işte diyorum. Soğuk bir tren vagonunun içine herkesten önce gelip oturmak geçiyor içimden. Her tısss sesi geldiğinde kapıdan girenlerin paralelime oturup oturmayacağını tahmin ediyor oluşumu düşlüyorum. Biletli ve legal bir yolculuk yaptığım halde, kompartıman görevlisinin bilet kontrollerinde tedirgin olmak istiyorum her zamanki gibi. Vardığım noktada trenden indikten sonra gördüğüm ilk güzele uzunca bakacak, kendimden utandıktan sonra x’e nasıl gidebilirim diyebileceğim, kendimce güvenilir hissettiğim bir kişi arayacağımı varsayıyorum.
Ve tüm bu düşüncelerimi ve varsayımlarımı 8 metrekarelik bir odada yapıyor oluşumun gerçekliğini farkederek.


