Haftalık çıkan bir dergiden daha renksiz ve ondan daha boş diyebileceğim hayatımın 8. haftasını çıkarıyorum. Kimi düşüncelerin puntoları değişse de onların 8 hafta sonunda da gerçekleştirmeyeceğimin bilincinde olmak, sözün konusu değil üşengeçliğin, bitap düşmenin, boşlamışlığın konusunu işliyor.
Sendromsuz bir pazartesiye sahip olsam da kimsesiz bir bilirkişi olarak bazı şeyleri yıkıp hayata karıştığım anlar da oluyor bazen. İşte o zamanlarda, günün bir kısmı iğrenç yağ kokusuyla bütünleşmiş patlamış mısırlarını insanlık dışı yiyen canlıların arasında geçiriyorum. Zaten Dolby Home Theather tarafından kulaklarıma edilen tecavüzün arasında anlamaya çalıştığım seslerin sonunda cast yazısını görür görmez olay mahâlini terk ediyorum. Zarı yırtılıp bakireliğini kaybetmiş kulaklarımla o büyük salondan insanların sosyal bir hava kazandığını düşündüğü daha büyük kapalı bir kafese geçiyorum. Gün içinde saati belirsiz acıkmalarımın eşiğindeyim. Ve tabi ki de sağlıksız besleniyorum.
Tabi tüm bunları yaparken yanımda Vincent adlı bir bay da var. Anlatınların içinde yok olduğunu sanmayın. Olur olmaz kaybolduğumuz anlar oluyor sadece o kadar.
Vincent ile sohbetin sonu gelmezken, her gün sonunda kuş bile vuramıyor oluşumuzun 427. sempozyumunda aynı konular üzerinden geçiyoruz. Ortalıkta sessiz bir alkış kopuyor ya da yüzümüze övgüyle kabul ettiğimiz tokatların sesini öyle sanıyoruz.
Bir şeyler istediğimi söylüyorum. Biraz nakit, biraz da serbestlik. Hiçbir zorunluluğum olmasın diliyorum. Bir ya da iki ay kadar. Çok değil. Ne bir sağlık problemi, ne yatırılacak faturalar, ne proje, ne de eve dönerken alınması unutulmayacak iki adet ekmek.
Yolculukları sevmem ama gitmek istiyorum işte diyorum. Soğuk bir tren vagonunun içine herkesten önce gelip oturmak geçiyor içimden. Her tısss sesi geldiğinde kapıdan girenlerin paralelime oturup oturmayacağını tahmin ediyor oluşumu düşlüyorum. Biletli ve legal bir yolculuk yaptığım halde, kompartıman görevlisinin bilet kontrollerinde tedirgin olmak istiyorum her zamanki gibi. Vardığım noktada trenden indikten sonra gördüğüm ilk güzele uzunca bakacak, kendimden utandıktan sonra x’e nasıl gidebilirim diyebileceğim, kendimce güvenilir hissettiğim bir kişi arayacağımı varsayıyorum.
Ve tüm bu düşüncelerimi ve varsayımlarımı 8 metrekarelik bir odada yapıyor oluşumun gerçekliğini farkederek.