ha bu benum yazumi
yardan ayri yazmişler
Majid Majidi‘den bir İran filmi. Children of Heaven‘da nasıl tek bir çift ayakkabı, bir çift mutluluk için ölesiye koşarken görüyorsak The Song of Sparrows filminde de, bir tane bile olsa sahip olacakları balığı, kendi temizledikleri su kuyusunda besleyeceklerinin ümidini tüm film boyunca o çocuklarda görüyoruz. Filmin en vurucu sahnelerinden biri, net üzen kareler.
İnsan bazen Sait Faik Abasıyanık‘ın Lüsumsuz Adam‘ına dönüşüyor.
“Bir ara ne düşündüm bilir misiniz? Şu bizim dükkânla evi satayım. O sazlı gazino yok mu hani, söz açtığım? Orada dışarı siparişlerini gören kız vardı ya - hani alnı dar olan - onu metres tutayım. Bir sene sonra da öleyim.
Bineyim bir Boğaziçi vapuruna günün birinde. Bebek’le Arnavutköy önlerinde arka taraftaki oturduğum kanepeden kalkayım, etrafıma bakayım; kimseler yoksa, denizin içine bırakıvereyim kendimi.”
Thames Nehri ve temas kıyılarımıza, yetim yanlarımızdan
Tim arıyor beni kime ne derken, seni öperken, dudaktan
Sohbet uzuyor aramızda ve gölgesi kaplıyor kalpleri
Gamzeli melek lisesi mezunu, mesleği aşk, gölgesi uzak
Bir kerelik tarih, ezberlenmemiş ifade, hatırsız bir hatıra
Sanki beni seninle yazacaklar yünlü ve ünlü yorganlara
Ve diye başlayınca bir dize saygı duruşuna geçilir burada
Sen sana bir ada ben bana bir ya da, biriken çok olduk korneada
İlk nereden geldiysen sen orada dur
Ben ya gelirim ya gelirlerim yetmez
Özlem mi dedin, hepsi senin olsun ben şehrinim
Çocukluğumu sakla yarına
Birileri susunca da dünya dönüyor biliyor musun? Ama çok’a sarıyor. Öyle çok dönüyor ki hem de, gece ve gündüzün aidiyetini karıştırır oluyorsun. İlginç olan şudur ki sen ne dünyayı, ne de gece ve gündüzün sahipliğini sorguluyorsun o zaman. Senin sorgun; lâl rolüne bürünmüş insanın neden bu denli rolün hakkını verdiğine dair yanıtlar aramaktan öteye geçemiyor.
Farkında olacak kadar biraz olsun dikkatini toplayabilirsen, bazı farkların da ortaya çıkmış olduğunu görüyorsun. Anksiyetemiz yok ama bir duygudurum bozukluğumuz mevcudiyetinin temellerini çoktan atmış bulunuyor. Araya kilometre farkı giriyor. Üstüne utanmadan güneş farklı açılar yapıp ortaya saat farklılıklarını dahi çıkarıyor. Şahsımın kemiklerini ısıtmadığını söylemiyorum bile. Ve biraz olsun sızlarken kemiklerim, ben Tunuslu bir ud virtüözünün havaya bıraktığı, saniyede 340 metre yol kateden seslerinin arkasına sığınıyorum.
Çalar saatin çalıyor. Kılını kıpırdatmıyorsun. Yatağından çıkmıyorsun. Tekrar kapatıyorsun gözlerini. Önceden düşündüğün bir eylem değil, hatta eylem bile değil. Eylem yoksunluğu. Gerçekleştirmediğin bir eylem. Gerçekleştirmekten kaçındığın bir eylem.
…
Bir çift ayakkabı, bir çift mutluluk için, ölesiye koşmak.
Hayatın zorluğunu, o hayatın zorluğunu gerçekten yaşayan insanları görünce anlayabiliyorsun. Salt o an değil, her dem.
İnanın bana, o zamanlar aşklar ömür boyu sürerdi. Bir kız, camdan el salladı mı, havalara uçardık. Bir gülücük, mahcup, kaçamak bir bakış, bir merhaba… yavru kuşlar gibi heyecanlanırdık. En büyük hazine kalbimizdeydi. Nasıl utangaçtık; gönül verdiğimiz kişiyi incitmekten de, onun karşısında küçük düşmekten de ödümüz kopardı. Karşılıksız aşklar, ebediyen saklanan sırlara dönüşürdü. Uzaktan sevmek diye de bir şey vardı. Yoksulduk. Canımıza yapışan, kemiğimizi çürüten fukaralığın üstüne kat kat, gıcır gıcır gurur kostümleri giyerdik. Fakir, ama onurluyduk. Çünkü tarihimiz bize kudretten, zenginlikten bahsediyordu. Edebiyat, bütün hücrelerimize azim aşılıyordu. Şarkılarda daima, taptaze bir umut çınlıyordu. Felekle kapışıyor, çaresizliğe meydan okuyor, yer sofralarında yürekten şükrediyorduk.
Güle güle iki gözüm, hayat çok bulanık.
Din değildin ama inanmak diye bir şey var
Ve dahi Hiram Percy Maxim’e özenen bir yönün.
O diline nakşettiğin susturucuyu boş ver şimdi sen
Yoksa Büyük Engizisyoncu beni bekler.
Ah, unutmadan söyleyeyim;
- Hiçbir sanık masum bulunmayacak.
Ah laikse aşkımız elbet biter bir kışbaharyaz günü
Gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
Bir çınar gövdesini bir hamle daha yayar
Üç içbükey komodin silah çeker vurulur
Sen gidersin denklem düşer ben aşk olduğumu ağlarım
Bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
Ben dünyaya karşı “durmak” ile meşhurum
Olma! Yokluğun dudağıma lacivert lavlar bırakır
Nasıl çekip gitmiş bir şaman
Çekip gitmiş bir şaman değilse en çok
Benim gibi sonsuz bir at
Hiç koşmuyorken de attır!
ben sana teşekkür ederim
ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,
ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;
serinlik vurdun korulara, canlandı serçelerim;
sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta.
sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.